Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

36, 15 Mart 2000 

AVUSTURYA AŞIRI SAĞI: NEDEN BU YAYGARA?

 

 

Avusturya Avrupa’nın ortasında küçük bir ülke. Zengin ama bugün ne politik ne askeri açıdan güçlü sayılamayaz. 1965 sonrası dünyada, en huzurlu ülkeler arasında yer alıyordu. Birdenbire dünya basınının manşetlerine çıktı. Avrupa Birliği’ne üye diğer 14 ülke Avusturya ile ikili ilişkileri askıya aldı. Buna karşılık birçok Avusturyalı diğer Avrupalılara kızgın durumda. Öte yandan, Viyana’da her Perşembe akşamı, Widerstand (direniş) sloganıyla hükümet karşıtı bir protesto yürüyüşü yapılıyor.Ve 1945’ten beri ilk defa, Avusturyalılar İkinci Dünya Savaşı’ndaki rollerini açık bir şekilde tartışıyorlar. Neler olup bitmişti?

Gerçekler karışıklığa yol açmayacak bir kesinliğe sahip. 3 Ekim 1999’daki son Avusturya seçimlerinde, aşırı sağcı bir parti, Freiheitliche Partei Österreichs (FPÖ), %26.9 oy aldı. Bu, 1945’ten beri Batı Avrupa’da yapılan seçimlerde, böylesi bir partinin aldığı en yüksek oy oranıydı. Partinin tabanı esas olarak ırkçılardan, göçmen karşıtlarından ve güçlü bir serbest girişimi çizgisinde yer alan Avrupa karşıtlarından oluşuyordu. Seçimde, FPÖ bir ana akım partisi olan muhafazakar çizgideki Hıristiyan Demokrat Parti’den birkaç yüz oy daha az aldı ve burun farkıyla ikinci parti oldu. Bu, Avusturyalılar ve diğer Batı Avrupalılar için bir şok oldu. Kimse en başta nasıl bir tepki göstermesi gerektiğinden emin değildi.

Avusturyalıların yaşadığı şokun nedeni ortaya koydukları huzurlu politik sistemin sallantıya uğramasıydı. Onyıllar boyunca, iki ana akım partisi, merkez soldaki Sosyal Demokratlar ve merkez sağdaki Hıristiyan Demokratlar birbirini izleyen “ulusal hükümetler” kurdular. 1990’ların başına kadar oyların %90’ını alıyor ve elde ettikleri ganimeti Avusturyalıların Proporz dedikleri bir sistem içinde bölüşüyorlardı. Bu sistem tüm politik ve sivil kuruluşlarda her bir partinin kontenjanlara sahip olması anlamına gelmektedir. Görünen o ki Avutusturyalılar bu koruyucu sistemden sıkıldılar ve 1999’da buna bir son verdiler. Widerstand liderlerinin geçen ay çıkardığı bir kitapta, editör sorunu şu şekilde ortaya koydu: “Nihayet görüyoruz ki, Avusturya’da, dünyanın en zengin ülkelerinden birinde, yöneten nefrettir.”

Avusturya, Nazizm ve Hitler’le ilişkisi sözkonusu olduğunda, bazı bakımlardan çok özel bir Batı Avrupa ülkesidir. Almanya Nazi döneminde işlenen suçlar için ahlaki bir sorumluluk taşıdığını kabul etme noktasına geldi. Ve son birkaç yılda, Fransa ve Hollanda gibi çeşitli İttifak ülkeleri, Hitler’in yükselişini engellemedikleri ve hatta bazı vatandaşları Nazi suçlarına iştirak ettikleri için, kısmen suçlu olduklarını kabul etmeye başladılar. Yalnızca Avusturya kararlılık göstererek hiçbir suçu kabul etmedi.

Avusturya 1938’de Üçüncü Reich’a katıldı ve birleşmeye Anschluss adı verildi. Kuşkusuz, Avusturyalıların tümünün bu birleşmeye istek duydukları söylenemez. Fakat, Hitler Viyana’ya girdiğinde kalabalıklar onu çok büyük bir coşkuyla karşıladı. Avusturyalılar hiçbir yasal ayrım gözetilmeksizin Alman oldular ve Hitler rejiminin eylemlerini ve suçlarını paylaştılar. Savaştan sonra, Avusturya tıpkı Almanya gibi dört güç (ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa) tarafınadan işgal edildi, ama ayrı bir devlet olarak kabul edildi. 1955’te bu dört ülke Avusturya ile Belvedere Anlaşaması’nı imzaladılar ve birliklerini çekip askeri tarafsızlık koşuluyla Avusturya’nın bağımsızlığını tanıdılar. Avusturyalıların isteğiyle, bu anlaşmanın birinci maddesinde, Avusturya Nazizmin “ilk kurbanı” olarak nitelendi. Gerçekliğin bu şekilde değerlendirilmesi had safhada şüphe uyandırıcıdır; ama başından beri Avusturya politikasının yönetim miti olmuş, Nazizm ve Avusturya’nın Nazi rejimindeki rolü hakkında her hangi bir tartışmayı engellemiştir. Bu bir tabu konusu haline gelmiştir ve muhtemelen bugün Avusturya’da Nazi temalarına duyulan nostalji Almanya’dakinden daha fazla.

Jörg Heider, FPÖ partisinin lideri, kuşkusuz partisinin çekici hale gelmesinde bir kaynak işlevi gören Nazi mirasına yapılan sürekli ve zekice imalar karşısında ustaca davranıyor. Kullandığı bir başka tema güney Avrupa ve şimdi merkez, Doğu Avrupa’dan gelen göçmenlerin yarattığı tehlike. Bu gerçekliğe rağmen, 1999 seçimlerinden sonra, yeni bir ulusal hükümet oluşturmak için iki ana akım partisinin aralarında sürdürdükleri müzakereler başarısızlıkla sonuçlandı ve Hıristiyan Demokratlar aşırı sağ partiyle bir koalisyon oluşturmaya karar verdi.

Bu gerçekleşir gerçekleşmez, Avrupa Birliği’nin diğer üyeleri ikili ilişkileri boykot etmeye karar verdi. Neden bu kadar sert tepki gösterildi? Aşırı sağın gücünü artırması sorunu Avrupa ülkelerinin çoğunda var. Fakat, şimdiye kadar bu gibi partilerin aldıkları oyların oranı maksimum %15’ti ve hiçbir ülkede hükümete girmeleri kabul görmedi. (Böylesi bir parti önceki İtalyan hükümetine girmişti; ama bu, seçimlerden önce neo-faşist geçmişini terkettiğini ilan etmesi sayesinde gerçekleşmişti.) Avusturya’nın, Avusturyalı ana akım muhafazakarlarının yaptığı şey, 1945’ten beri şu ya da bu şekilde faşizmle ilişkili partilerin ahlaki ve politik olarak yalıtılmasını sağlamak için Batı Avrupa’nın çizdiği sınır çizgisini ihlal etmekti. Ve Batı Avrupalı hükümetler yeterince güçlü bir tepki göstermemekten korktular. Güçlü bir tepki göstermeselerdi, kendi ülkelerinde aşırı sağ partilerle kurulacak benzer ittifakları reddetmeyi sürdüremezlerdi.

Bu noktada, Avusturya’da iki çeşit tepki ortaya çıktı. Mutlaka yeni hükümet taraftarı olması gerekmeyen birçok insan boykotun yasal olmadığını düşündü ve aşırı sağ partiler diğer tüm ülkelerde de varolduğu için iki yüzlü bir yaklaşımın sergilendiğini söylediler. Nasıl Avusturya’nın Nazi dönemi boyunca özür dilemesi gereken bir şeyler yaptığını kabul etmedilerse, Avusturya’nın bir sınır çizgisini ihlal ettiğini de kabul etmediler. Ama bir de diğerleri vardı: Widerstand. Şunu söylüyorlardı: Sonunda ortaya çıktı. Geçmişi tartışmalıyız ve şimdi ırkçılıkla savaşmalıyız.

Elbette, ikiyüzlülükten sözeden Avusturyalılar bir anlamda haklılar. Avusturya biricik örnek değil. Irkçılık Kuzey Amerika ve gerçekte dünya-sistemin her yerinde olduğu gibi tüm Batı Avrupa’da da dizginlenemez halde. Irkçlık kapitalist dünya-ekonominin kurucu bir öğesidir. Nazizm ve Son Çözüm retoriğin sadece nihai sonucunu temsil eder, ama olacağı hiçbir zaman farzedilmeyen nihai sonucu da temsil eder. Irkçılığın amacı her zaman geniş insan topluluklarını tahakküm altına almak, ucuz emek ve politik günah keçisi olarak varlıklarını sürdürmelerini sağlamak olmuştur. Onları süpürüp atmak kapitalist sistemin mantığına aykırıdır. Nazizmin Son Çözümü geniş toplulukların süpürülüp atıldığı ilk durum kesinlikle değildir. Ama bu, ilk kez böylesine kamuoyuna açık, böylesine gururla ve niyetin böylesine yüksek sesle ilan edildiği bir tarzda gerçekleştirilmişti. Bu şekilde, Nazizm bir sınır çizgisini ihlal etti ve sonuçta dünyanın geri kalanı onunla savaştı. Avusturya ifritin yeniden ortaya çıkabileceğine dair korkuyu artırıyor.

Irkçılığın varolan dünya-sistem içindeki merkeziliğinden söz etmeden Avusturya’daki mevcut durumu tartışmanın hiçbir anlamı yoktur. Bugün, Avrupa’da, protestan ülkelerdeki anti-katolisisizm gibi anti-semitizm de retorik bir tabu olabilir. Fakat müslümanlara, siyahlara, Asyalılara ve Doğu Avrupalılara gönderme yapan ırkçılık pratikte var ve bu durum sadece Avusturya’da yaşanmıyor. Batı Avrupalıların söyledikleri çok büyük bir ikiyüzlülük içeriyor. Gerçekte, Avrupa’nın boykotu öyle bir alt metne sahip ki belki de en kötüsü bu. Öyle görünüyor ki Batı Avrupalılar etnik düşmanlığın Doğu Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da normal sayılabileceğini, ama Batı Avrupa’da düşünülemez olduğunu; çünkü Batı Avrupa’nın etnik düşmanlık için elverişsiz “son derece uygar” bir yer olduğunu söylüyorlar. Avusturya’nın talihsizliği şuydu: Batı Avrupa’nın kendisinin ne olduğu hakkında başvurduğu bu mitsel özbetimlemeyi, tehlikeli bir özaldanışı açığa çıkarması.

Avusturya karmaşası, Avrupa ülkelerinin kendilerini kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirmeleri sürecinin sadece başlangıcıdır. Bu anlamda, pozitif bir yan içeriyor. Bu arada, Avusturya’da ve Batı Avrupa’nın başka bir yerinde, gerçekten sağlıklı kuvvetlerin umulandan hala daha az canlı olduğunu belirtmek gerekiyor.

15 Mart 2000

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage