Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

47, 1 Eylül 2000 

ABD SEÇİMLERİ VE DÜNYANIN GERİ KALANI

 

 

Dünyanın geri kalanı ABD seçimlerini ilgiyle, belirli bir endişeyle ve ABD’de olup bitenin kendileri için önem taşıdığını bilerek izliyor. Fakat acaba ABD seçimleri dünyanın geri kalanını dikkate alıyor mu? Kayda değer bir düzeyde değil.

Cumhuriyetçilerin ve Demokratların birbiri ardına gerçekleşen aday belirleme kongrelerini izleyen herkes, her iki kongrede de dünyanın geri kalanından pek az söz edildiği gerçeği karşısında mutlaka şaşırmıştır. Ve giderek ateşli ve canlı hale gelen kampanyada, hiçbir dış politika sorununa gerçekten merkezi bir önem atfedilmedi. Adayların tartıştıkları şey, şu andaki ve öngörülen ABD ulusal gelir fazlasının ne yapılması gerektiğidir. Tartışılmakta olan beş harcama türü var: Eğitim, sağlık, yaşam boyu gelir (sosyal güvenlik), savunma ve vergi indirimi. Şüphesiz bu sorunlar hakkında iki parti arasında önemli farklılıklar var, fakat savunma (şimdiye kadar en az tartışılan sorun) hariç, hepsi ABD’nin iç sorunları: Dünyanın en zengin ülkesinde ganimeti nasıl bölüştürmek gerekiyor ya da her iki adayın deyişiyle, hiç kimsenin (yani, hiçbir ABD yurttaşının) şimdi olağanüstü bir refah dönemi olarak görülen şeyin gerisinde kalmaması için ne yapılması gerekiyor?

Bugün dünyadaki en güçlü ulusun kendisiyle bu kadar olağandışı şekilde meşgul olmasını nasıl açıklayabiliriz? Bazı bariz nedenler var. ABD, ulusal ruha köklü bir şekilde yerleşmiş, kendine dönük uzun bir yalıtımcı geleneğe sahiptir. 1940 ve 1989 arasında, ABD’nin ulusal çıkarlarını ciddi olarak tehdit ettiği düşünülen meseleler -önce Mihver güçleri, ardından komünist blok- başka her şeyden daha önemli görüldü ve bu geleneği bastırdı. Şimdi bu düşmanların ikisi de mevcut değil. Ya da en azından, bunlar hakkında bir şeyler yapmak için, ABD kamuoyunun büyük paralar harcanmasını desteklemesine yol açacak, yeterince ciddi bir varlığa sahip değiller.

1989’dan bu yana, ABD’deki çeşitli gruplar geriye kalan komünist devletleri (Kuzey Kore, Çin ve Küba) ve varolduğu öne sürülen (şu günlerde Usame bin Laden’de cisimleşen) İslam köktendinciliği tehdidini şeytanlaştırmaya çalıştılar. Fakat, halkın özel olarak bu konularla ilgilenen kesimleri hariç, ABD halkı bu meseleleri takip ettiği ölçüde sıkıntıdan esnemeye başlıyor.

Üstelik, birisi ABD hükümetinin bu devletlerle ilgili sorunlar hakkında (nükleer silahlanma, insan hakları, terörizm) açık bir dış politikası olduğunu söyleyebildiği ölçüde, iki partinin baskın görüşleri arasında kayda değer bir farklılık bulunmuyor. Örneğin, gerek Bush gerekse Gore Çin’e karşı ihtiyatlı bir dış politika izleyeceklerini vaat ediyorlar. Her ikisi de, cümle aleme gözdağı vererek, rüşvet teklif ederek, ikna etmeye çalışarak, sınırlı bir etkisi olan bir tür “akan suyu parmağıyla tıkama” politikasıyla, her yerde nükleer silahlardaki artışı sınırlandırmayı hedefliyorlar. Hem Gore hem Bush, ABD birliklerini, herhangi bir yere, herhangi bir şey yapmak için gönderme ihtimali karşısında temkinliler. Gerek Gore, gerekse Bush, İsrail’in desteklenmesi gerektiğini söylüyor, fakat Filistin sorununun bir şekilde çözüme kavuşturulmasını diliyorlar. Hem Gore hem Bush, Meksika ile daha iyi ilişkiler kurmak istiyor, ama gerçekten sınırları önemli ölçüde açma pahasına değil. Gerek Gore, gerekse Bush, Avrupalıların (ve Kanada’nın) ABD’den bu kadar bağımsız davranmaya çalışmasına son vermesini istiyor ve ikisi de bunun için ne yapılması gerektiğini bilmiyor.

Bu, söz konusu politikaların eleştirilmediği anlamına gelmiyor. Her iki partide de bu kadar birbirine benzeyen baskın pozisyonlar parti içinde güçlü eleştirilerle karşılaşıyor, fakat güçlü eleştiriler bir azınlık olarak kalıyor ve temelde etkili değiller. Şunun dürüstçe söylenebileceğini düşünüyorum: Seçimi bir tarafın ya da diğerinin kazanması ABD dış politikasında yalnızca marjinal bir farklılık yaratacaktır. ABD’nin kendi iç sorunlarıyla ilgili kuşkusuz pek çok farklılığa yol açacaktır. Ve elbette bunun dünyanın geri kalanı üzerinde uzun vadeli bir etkisi olabilir, fakat bu etki hemen görünür hale gelmeyecektir.

Gore ve Bush’un öncelikle inandığı şey, ABD sermayesinin hiçbir sınırlama olmaksızın heryerde yatırım yapabilmesini sağlamaktır. Ve her ikisi de, ABD için iyi olanın dünyanın geri kalanı için de otomatik olarak iyi olacağını düşünüyor. Aslında, ABD’nin ekonomik geleceği hakkındaki açık iyimserliklerinin ardında, her ikisi de gerçekte biraz endişeliler. Ve onların endişeleri, ABD kamuoyunun endişelerini yansıtıyor.

ABD’de şimdi pek çok bakımdan tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. İşler bu kadar çok kişiye, son beş yılda olduğu gibi, nadiren bu kadar yolunda görünmüştür. Bununla birlikte, şunun da hatırlanması gerekir ki, bu sadece son beş yıl için geçerlidir. 1992’de George Bush Clinton’ın karşısında, ekonominin durumu yüzünden (ekonominin küçülmesi ve ulusal borcun büyüklüğü) seçimleri kaybetti. 1982’de, Reagan başkanken, Demokratlar ekonominin durumu nedeniyle (işsizlik) Kongre seçimlerinde ezici bir üstünlük sağladılar. 1980’de, Reagan Carter’ı, büyük ölçüde ekonomik durumdan ötürü (durgunluk) burun farkıyla geçti. Ve 1973’te, Amerikalıların çoğu Libya’nın ABD’yi satın almak üzere olduğuna inanmıştı (petrol fiyatlarındaki artış). İktisatçılar olan biteni bu şekilde analiz etmemiş olabilirler, ama ABD halkı olaylar karşısında böyle düşünüyordu.

Amerikalıların çoğu şimdi işlerin bu kadar iyi gitmesinden memnunlar. Fakat aynı zamanda pek çoğu öteki nalın da düşmesini, yolun sonundaki kötü günleri bekliyor. İşte bu nedenle bu kadar çok kişi Gore’un “popülist” retoriğine hevesle yanıt verdi. Bu nedenle, Bush merkezci bir dille, Cumhuriyetçi bir aday için pek alışılmamış “sevecen muhafazakarlığın” diliyle konuşuyor. Bu müphemlik -tedirginlikle karışık güven- hiç kimsenin dünyanın geri kalanının sorunları için pek fazla enerjisi olmadığı anlamına geliyor.

Evet, Cumhuriyetçiler eski oy oltalarını, ordu için daha fazla ödenek ayrılmasını tekrar gündeme getirdiler. Demokratlar buna, “tamam, biraz daha fazla” diyerek karşılık verdiler. Bu tartışmanın çok sayıda oyun yönünü değiştirebileceği şüpheli. Fakat evet, eğer Cumhuriyetçiler kazanırsa, ABM Anlaşması’nı* ihlal etmek konusunda, Demokratlara göre daha az kaygılı davranacaklar. Yine de aralarındaki gerçek farklılık retorikten ibaret olabilir ve reelpolitik yanlılarının Gore’un ekibinde olduğu gibi, Bush’un başlıca dış politika danışmanları arasında da baskın olduğu görünüyor. Eisenhower 1952’de başkan olduğunda, dışişleri bakanı John Foster Dulles “düşman güçleri sınırlandırma” siyaseti yerine “geri çekilmekten” bahsediyordu; fakat hemen ertesi yıl, Rus birlikleri Doğu Berlin sokaklarında dolaşmaya başladığında, Dulles “geri çekilme” değil, “sınırlandırma” siyasetini uyguladı. Ve aynı şey 1956’da, 1968’de ve 1981’de tekrar meydana geldi. Retoriği çok fazla ciddiye almaktan kaçınmak gerekir.

ABD seçimlerinde dış politikanın bu kadar önemsizleştirilmesi, gerçekte ABD’nin dünya sahnesinde başı boş bir şekilde dolaşmakta olduğunu ortaya koyuyor -dünyanın çıkarlarını bir yana bırakalım, kendi çıkarlarını nasıl geliştireceğinden emin değil. Politikalar hem temkinli, hem de başkalarının tutumlarını hesaba katmıyor; buna karşın küresel ölçekte olan bitenler hakkında açık bir vizyondan yoksun ve bir şekilde iyi adamların ve pazarın uzun vadede her zaman kazanacağına dair saf bir inançtan besleniyor. Ve ABD’nin, yeryüzünün en olağanüstü ve en şanslı ülkesi olduğuna inanılıyor.

Dünyanın geri kalanının yerel meclislerindeki özel toplantılarda neler söylediğini duymayı çok isterdik -Pekin ve Tokyo’da, Paris ve Berlin’de, Pretorya ve Brezilya’da. Eğer bilselerdi, Gore’un ya da Bush’un bundan pek hoşlanacağını sanmıyorum.

1 Eylül 2000

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage