Fernand Braudel Center, Binghamton University

Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm

 

 

62, 15 Nisan 2001

ÇOK ÜZGÜNÜZ

 

 

ABD Büyükelçiliğinden Çin’e, Çin Dışişleri Bakanlığına gönderilen 11 Nisan tarihli mektupta iki kez geçen bu cümleyle, Çin hükümeti “insani nedenlerle” 24 ABD hava kuvvetleri personelinin Hainan Adasından ayrılmasını ve ABD’ye geri dönmesini kabul etti. Bu sözel pinpon oyununu, geçen iki yüzyıl boyunca ABD-Çin ilişkilerinin ışığında nasıl yorumlayabiliriz?

Cumhuriyetçi Partinin içinde ekonomik muhafazakarlar ve maço militaristler arasındaki mücadeleyle ilgili yorumu* 1 Nisan’da yayınlamamla, benim bakış açımı örnekleyen bu olayın meydana gelmesi bir oldu. Sadece bu iki grubun farklı çıkarlara sahip olduğunu öne sürmekle kalmamış, fakat Bush’un birinci grubu seçmeye zorlandığını, bu gruba meyledeceğini söylemiştim. Ve Bush da öyle yaptı. İlk üslubu oldukça sert, hatta provokatifti, ama kısa sürede çok bilgece bir diplomatik pozisyona geri çekilmekte gecikmedi. Ve böyle yaparak, istediği şeyin yarısını elde edebildi. Elbette, birçok yorumcunun gözlemlediği gibi, aynı ayrışma Çin hükümeti içinde de yaşanıyordu ve aynı kamp üstün geldi. New York Times’daki başyazı, onaylar bir tarzda, “her iki tarafta da belirli bir uzlaşma” olduğunu yazdı.

Her iki tarafta da uzlaşmaya yönelik benzer tepkiler gösterildi. ABD’de, her ne kadar halkın önünde birbirlerine yumruklarını göstermeseler de, militarist kamp Bush’dan oldukça hoşnutsuzdu. Etkili muhafazakar yayınlardan Weekly Standard, zayıflığı yüzünden Bush’u kamuoyu önünde eleştirme hakkını kendinde gördü. Ve basında aktarılanlardan, Çin’de de popüler bir hoşnutsuzluğun, Amerika’nın isteklerinin çok çabuk kabul edildiği yönünde bir hissiyatın olduğu görünüyor. Bununla birlikte, bu Amerika-Çin çatışmasında hemen kendini gösteren rapport de forces* nelerdi ve bunlar, iki gücün evrim geçiren tarihsel ilişkisinde nereye oturuyor?

Tarafların her biri ne istedi ve güçleri neydi? ABD ideal olarak personel ve uçağın derhal iade edilmesi istedi. Bu, olay patlak verdiğinde Bush’un talep ettiği şeydi. Çin ideal olarak bir özür artı bölgede yapılan keşif uçuşlarının sona erdirilmesini için söz verilmesini istedi. Sonuç bu ikisinin arasında oldu. Bush, hemen olmasa da, personelin iade edilmesini sağladı. Uçak hala Çin’lilerin elinde ve bir süre daha orada kalabilir.

Çin ise bir özürden biraz daha azını elde etti, fakat bu ABD’nin vermek istediğinin çok daha fazlasıydı. ABD ilk önce hiçbir şey söylemedi; sonra “üzücü bir olay olduğunu” belirtti, daha sonra “üzgün olduğunu”, en sonunda ise “çok üzgün” olduğunu söyledi. Amerika açıklamasını sadece İngilizce yaptı. Çinliler “çok üzgünüz”ü iki farklı şekilde tercüme ettiler. Bir yandan, Çinli pilotun yaşamını kaybetmesinden “çok üzgün” olmayı karşılamak için, kabaca aynı anlama gelen bir terim kullandılar. Diğer yandan, Çin topraklarına izinsiz iniş yaptıkları için “çok üzgün” olduklarını tercüme etmek için, daha güçlü ve “özür”e daha yakın bir anlamda başka bir terim kullandılar. Henry Kissinger’in dikkat çektiği gibi, bu terimler o andaki sorunları çözmek için çok önemli olmalarına karşın, muhtemelen birkaç ay içinde tamamen unutulacaklardı.

Bu sözel mücadelenin ardında yatan neydi? Olay gerçekleşmeden önce, Bush zaten Çin’i “stratejik bir ortak” olarak değil, “stratejik bir rakip” olarak gördüğünü söylemişti. Bir analistin bakış açısından bakarsak, Çin oldukça açık bir şekilde her ikisidir. Gerek ABD, gerekse Çin, her birinin ihtiyacı olduğunu düşündüğü şeyleri karşılamak amacıyla gelecek 20 yılda hatırı sayılır ölçüde daha yakın ekonomik ilişkilere güveniyor. Şu kabul edilmesi gereken bir olgudur: ABD’li işadamları açıkça Bush’u etkilediler ve bu muhtemelen sonunda Bush’un durumu ele alış tarzını belirledi. Fakat bu durumda, aynı şey Çin’de de meydana gelmiş olabilir.

Bu nedenle, her iki ülke, en azından şu anda ve bundan birkaç on yıl sonrasına kadar dünya-ekonomide stratejik ortaklardır. Fakat her iki ülke aynı zamanda askeri alanda stratejik rakiplerdir. Amerika, Doğu Asya’daki en güçlü (aslında vazgeçilmez) askeri varlık olarak mevcut rolünü korumak istiyor. Ve Çin açıkça Amerika’nın bu rolünün azalmasını, hatta tamamen ortadan kalkmasını istiyor. Ve Çin’in bunu gerçekleştirmek için izlediği yol, kendi ordusunu kurmak, Kore’deki ihtilafı yatıştırmak ve nihai olarak Tayvan’ı yutmaktır. Dolayısıyla, her iki kamptaki militaristlerin, ne zaman taktiksel bir sorun ortaya çıksa, kendi davalarını desteklemek için güçlü jeopolitik argümanları vardır.

İki ülkenin hikayesi 19. yüzyılın başına kadar geriye gider. O zamanlar, ilk olarak New England tüccarları (bugünkü ABD’li büyük işadamlarının ruhani ve bazen de gerçek anlamdaki ataları), hızlı gemileriyle ticaret yapmak için Çin’e gittiler. Onları kısa süre sonra ABD’li protestan misyonerler izledi. (19. yüzyılda ve hatta 20. yüzyılın ilk yarısında, Amerikan protestan okullarındaki öğrencilerin görevlendirilmesinde bir hiyerarşi olduğunu hatırlamak yararlıdır: En iyileri Çin ve Japonya’ya, bir sonraki sırada yer alanlar Hindistan’a, en zayıfları ise Afrika’ya gönderiliyordu.)

A.B.D.’li tüccarları en çok kaygılandıran şey, Çin’e girebilmekti ve bunu engellemek isteyen iki potansiyel güç vardı: Çinli devlet görevlileri ve diğer Batılı güçler (ve Japonya). ABD, Çinli resmi görevlilere karşı (tıpkı bugün yaptığı gibi) “reformcuları” destekledi. Diğer güçlere karşı ise, ABD Dışişleri Bakanı John Hay 1899’da “açık kapı politikasını” ilan etti. Bugün, diğer güçler Amerika’nın Çin’e girmesini engelleyebilecek bir konumda değiller, ama Çinli görevliler hala böyle bir güce sahip.

1900’de “yabancı şeytanlara” (Hıristiyan misyonerler ve Hıristiyanlığı kabul edenlere) karşı, kısmen “açık kapı politikasına” bir tepki olarak gelişen Boxer İsyanı’ndan, Çin Komünist ordusunun 1949’da Şangay’a girişine kadar geçen sürede ABD “reformcuların” kim olduğundan pek emin değildi. Özellikle komünistler modernleştiriciler miydiler, yoksa düşman mı? 1950’lerin başında Cumhuriyetçi sağın bazı ABD diplomatlarını, politikacaları ve akademisyenleri “Çin’i kaybetmekle” suçlamasının nedeni budur. Çin hükümetini tanımayı reddetmenin ve baştan beri Tayvan rejimine çok büyük bir sadakat duyulmasının kaynağında da bu yatar.

Yarım asır önce, ABD ile Çin’in gerçekten birbirleriyle savaşa tutuştuğu bu günleri unutma eğilimindeyiz. Bu, her iki ülke Kore savaşına girdiğinde gerçekleşmişti. Aynı zamanda, Çin’in neredeyse bu savaşı kazanmış olduğunu ve ABD’nin askeri olarak yapabildiği en iyi şeyin, savaşı hemen hemen başladığı sınır çizgisinde berabere bitirmek olduğunu unutma eğilimindeyiz. Ve Çin birliklerinin çoktan Kore’den gitmiş olmasına ve ABD birliklerinin ise hala orada olmasına karşın, bu ateşkes günümüze kadar devam ediyor.

1950’lerde Çin, ABD’nin düşmanlar listesinde Sovyetler Birliği’nin önünde, ilk sırada yer alıyordu. Fakat daha sonra 1960’da, Çin ve Sovyetler Birliği tarihsel ayrılıklarını yaşadılar ve 1972’de (Çin’e karşı militarist duruşun uzun süre sözcülüğünü üstlenen) Nixon Pekin’e gitti, Mao Zedung’la görüştü ve bir Sovyet-karşıtı ortaklık olan bu “stratejik ortaklığı” başlattı. Her bir taraf bu duruma uygun olarak pozisyonlarını yeniden ayarlamak zorundaydı. Çin tarafında, bir kez daha dünya ticaretine (ve dolayısıyla ABD ticaretine) açılmaya başladılar. ABD tarafında ise, ABD Çin’e karşı iki politikasını terk etti: Çin hükümetini tanıdı (Baba George Bush, ilk Çin büyükelçilerimizden birisiydi) ve Çin hükümetinin Birleşmiş Milletler’deki sandalyesinin kontrolünü tekrar ele geçirmesine izin verdi.

Bütün bu olanların en sorunlu noktası, askeri sonuçlardı. ABD verdiği desteğin tarzını yumuşatmasına karşın, Tayvan’ı terk etmedi. Ve Çin, askeri emellerini terk etmedi. Üstelik sadece kendini güçlendirmekle kalmadı, fakat yeryüzünde ABD’ye iğne batırabilecek başka devletleri de güçlendirmek için çaba gösterdi. Ve işte bugün bu noktadayız.

En son olay, iki tarafın diğeri olmaksızın ekonomik alanda başarılı olamayacağını ve askeri alanda diğerininin gözünü korkutamayacağını gösteriyor. Soru, bundan 20 yıl sonra durumun ne olacağı. Eğer bahse girersek benim iddiam, Çin’in daha güçlü, ABD’nin ise biraz daha zayıf olacağıdır. Bay Bush’un ikilemi işte bu.

15 Nisan 2001

 

(© Immanuel Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu; faks: 1-607-777-4315.

Ayda iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını taşımaktadır.)

Fernand Braudel Center Homepage