Fernand Braudel Center, Binghamton University
Http://fbc.binghamton.edu/commentr.htm
69, 1 Ağustos 2001
RUSYA NATO’DA MI?
Birisinin zor da olsa
durumu kabullenmesini bekliyordum. Ve Timothy Garton Ash bunu yaptı. 22 Temmuz
tarihli The New York Times’da, Rusya’nın “sonunda NATO’da yer alacağını” ileri sürdüğü bir
görüş yazısı yazdı. Şimdi, Timothy Garton Ash ne Rusya konusunda “yumuşak” birisidir, ne de
bölgenin jeopolitiğinden bihaberdir. Kendisi belki bugün Batı dünyasında, bir
zamanlar sosyalist bloğu oluşturan Doğu-Orta Avrupa ülkeleri hakkında yazılar
yazan en tanınmış entelektüelerin başında gelmektedir. Bu ülkelerde, komünist
geçmişlerinin kalıntılarını yok edecek demokratikleşme sürecine ve insan
haklarına ateşli bir şekilde inanmaktadır.
Bana karşın, şimdi Rusya’nın NATO’da yer almasını istiyor. Argümanları
neler? Tabii NATO’nun doğuya doğru genişlemesi gerektiğini ve Baltık
devletlerinin NATO’ya alınmasının (ve burada Vaclav Havel’i zikrediyor) dünyayı
“istikrar, güvenlik, demokrasi ve gelişmiş bir politik kültüre...” daha fazla
yaklaştıracağını söylüyor. Ama sonra, “Rusya’nın nihai olarak NATO’ya
katılmasını önermek için düşüncesini yeterince ileriye götürmemiş olması”
nedeniyle kültür kahramanını, Havel’i, kibarca paylıyor. Ash, Rusya’nın NATO’ya
dahil edilmesini savunmasının en önemli yanının, bunun “gelecek kuşak politik
liderler üzerinde” yaratacağı etki olduğunu söylüyor. Ash “bu kuşağın Rusya’nın
Batıya ait olup olmadığı konusundaki düşünceleri, bizzat Batının, Rusya’nın
kendisinin bir parçası olması gerektiğine inanıp inanmamasından büyük ölçüde
etkilenecektir” diyor. Ash, şimdi insanların onun deli olduğunu düşüneceklerini
kabul ediyor, ama görüşlerinin bundan on yıl sonra “herkes tarafından kabul
edilen düşünceler” haline geleceğini umuyor.
Şimdi, eğer ileri sürüldüğü haliyle argümanı doğru anlıyorsam, NATO’ya
kabul edilme, “demokratikleşme” sürecine aracılık eden bir adım oluyor. Bir ülke
halihazırda belirli bir düzeye erişmiş olmalı (Rusya henüz bu aşamada değil),
ama yolun tamamını katetmemeli; çünkü daha sonra bizzat NATO’ya dahil olmak bir
üyeyi “demokratikleştirecektir” (ya da “batılılaştıracaktır” mı demeliydim?)
Burada neler dönüyor? NATO şimdi politik bir eğitim okulu mu oldu, yoksa hala
bir güvenlik örgütü mü? Ve eğer hala bir güvenlik örgütüyse, üyelerini kime
karşı koruması gerekiyor? Artık Rusya’ya karşı olmadığını söylüyorlar. Ve en
azından Ash, NATO’yu Çin-karşıtı bir ittifaka dönüştürmenin akılsızca olacağını
belirtiyor.
Buna bir anlam verebilmek için 1945’e geri dönmemiz gerekiyor. Savaşı
kazanan müttefikler Birleşmiş Milletleri kurduklarında, barışa karşı potansiyel
tehlikenin nazizm/faşizm/militarizmin (yani, mihver güçlerinin ideolojik olarak
temsil ettikleri şeylerin) yeniden hayat bulan bir versiyonundan geleceğini
varsayan bir Anlaşma kabul ettiler. Birleşmiş Milletler Anlaşmasının bu
tehlikeyle başa çıkacağı varsayılan kilit Bölümü VII. Bölümdür ve “Barışa
yönelik tehditlerle, barış ihlaleriyle ve saldırganlık edimleriyle ilgili
eylem” başlığını taşır. Bu Bölüm bütün üyelerden “Güvenlik Konseyinin çağrısı üzerine...
uluslararası barış ve güvenliği koruma amacı için gerekli...silahlı
kuvvetleri...Güvenlik Konseyinin emrine vermelerini” talep eder. Bu silahlı
kuvvetlerin kullanımına, Askeri Personel Komitesi olarak adlandırılan bir
yapının yardımıyla Güvenlik Konseyi karar verecektir. Askeri Personel Komitesi,
Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinin -yani, Çin, Fransa, Rusya (SSCB),
Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri -genelkurmay başkanlarından (ya
da onların temsilcilerinden) oluşacaktır.
Bu organ 1 Şubat 1946’da çalışmaya başladı, bundan sonra iki haftada
bir toplandı ve 29 ay sonra, 2 Temmuz 1948’de, Güvenlik Konseyine talimatlarını
yerine getiremediğini bildirdi. Grup resmi olarak toplanmaya devam etmesine
karşın, aslında bütünüyle işlemez hale gelmişti. Bu durum, deniz kuvvetlerinin
Irak’a karşı bir abluka uygulaması amacıyla Birleşmiş Milletlerin 1990’da
aldığı bir kararla görünüşte yeniden canlandırılmasına kadar devam etti. Fakat
iki veya üç gayri resmi toplantı, Komitenin resmi olarak faaliyete
geçirilmemesi kararıyla sonuçlandı.
Askeri Personel Komitesinin neden hiçbir zaman çalışamadığı açıktır.
1945’ten sonraki temel jeopolitik gerilim, varsayıldığı gibi mihver güçlerinin
(veya benzer bir politika izleyen başka devletlerin) yeniden canlanması değil,
Soğuk Savaştı. Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinin hükümetlerini meşgul eden
de Soğuk Savaştı ve dolayısıyla uluslararası alanda askeri güç kullanımıyla
ilgili herhangi bir konu üzerinde oybirliğiyle anlaşabilmeleri imkansız,
aslında tasavvur edilemez hale gelmişti.
Bunun yerine, beş daimi üyenin dördü, kendilerini iki devasa askeri
ittifaka, NATO ve Varşova Paktına dahil ettiler. İki ittifaktan her birinin
kendi varlığı için öne sürdüğü gerekçe, diğerinin varlığıydı. 1989’dan sonra,
komünizmlerin çökmesi, SSCB’nin çözülmesi ve Varşova Paktı’nın dağılmasının
NATO’nun varlığının sona ermesine yol açması gerekiyor gibi göründü. 1990’da
Askeri Personel Komitesini canlandırma girişimi, bunun gerçekleşebileceğine
dair anlık bir umut işareti yaratmıştı. Ama olmayacaktı; çünkü o zaman bile beş
üye eşgüdümlü bir askeri eylem üzerinde anlaşamamıştı.
NATO üyeleri devam etmeye, aslında kendi yapılarını güçlendirmeye ve
coğrafi olarak yetkilerini genişletmeye karar verdiler (daha önce, NATO resmi
yetki alanını Avrupa kıtasıyla sınırlandırmıştı). NATO’nun iki önemli eylemi,
yani bünyesine yeni üyeler dahil ederek doğuya doğru genişlemesi ve
Balkanlardaki askeri operasyonları için gösterdiği gerekçeler neydi? Birisi,
Ash’in sözünü ettiği şeyin bir versiyonuydu -eski komünist ülkelerin
batılılaştırılarak “demokratikleştirilmesi.” İkincisi ise, barışı tehdit eden
ve başka hiç kimsenin kontrol altına alamayacağı “haydut güçlerin” varlığıydı.
Bunlar elbette kendi kendine üstlenilen görevlerdir. Eğer NATO Ash’in
tavsiyesine uyar ve Rusya’yı içine alırsa, NATO kime karşı yönlendirilecek?
Neden Çin, Kore ve Japonya’yı kapsayacak şekilde ilerlenmesin? Neden Hindistan
da NATO’ya dahil edilmesin? O zaman neden Brezilya dışarda bırakılsın? Ve böyle
devam edebiliriz. Tahmin edin, nereye ulaşana kadar? -Birleşmiş Milletler’e. Öyleyse
neden NATO üyeleri, bütün bu süreci kestirmeden gidip, NATO’yu dağıtmıyorlar ve
basitçe Askeri Personel Komitesini yeniden canlandırmıyorlar? Bir kez daha,
cevap çok açık. NATO bugün, Batıyı/kuzeyi geri kalanlara/güneye karşı savunmak
için var. Savunma tabii dünyanın geri kalanını rahatsız etmemek için kullanılan
kibar bir ifade; çünkü şu anda güneyde hiç kimse, tek başına ya da topluca,
NATO güçlerine askeri alanda meydan okuyabilecek konumda değil.
Bir Birleşmiş Milletler askeri operasyonu, politik olarak sadece
dünyanın üçte birine değil, hepsine karşı sorumlu olmalıdır. Ve eğer Askeri
Personel Komitesinin gerçekten işlediğini hayal edersek, kullanılan silahlı
kuvvetlere komuta eden subay her zaman (arada bir olabilir) ABD silahlı
kuvvetlerinden bir subay olmayacaktır. Bu da, ABD kuvvetlerinin yabancı bir
subayın komutası altında hizmet edeceği anlamına gelecektir. ABD bunun NATO’nun
içinde bile meydana gelmesini istemiyor; kendi bakış açısına göre çok daha az
güvenilir olan Birleşmiş Milletler çerçevesinde olmasını ise hiç istemiyor.
İşte bugün buradayız. NATO, Batının/kuzeyin askeri bir aygıtıdır.
Elbette NATO, Rusya onun kurallarına göre oynamaya istekli olduğu andan itibaren,
Rusya’yı dahil etmeye hazır olacaktır. Bu arada, Letonya ile yetinmek zorunda
kalacaktır. Ve dünyanın geri kalanı, NATO’nun kendini beğenmiş ve kendi kendini
haklı çıkartan retoriğine maruz kalacaktır.
1 Ağustos 2001
(© Immanuel
Wallerstein. Bütün hakları saklıdır. Bu yazı, değiştirilmemek, yayın haklarına
ilişkin çıkma korunmak koşuluyla bilgisayarlara yüklenebilir, elektronik
ortamda iletilebilir ya da başkalarına postalanabilir, bilişim ağı üzerindeki
ticari olmayan kamusal alanlarda yayımlanabilir. Bu metni çevirmek, bilişim ağı
üzerindeki ticari alanlar ile alıntıları da kapsamak üzere basılı olarak ya da
başka biçimlerde yayımlamak için yazarına başvurunuz: immanuel.wallerstein@yale.edu;
faks: 1-607-777-4315.
Ayda
iki kez yayımlanan bu yorumlar, çağdaş dünyanın görünümüne, günübirlik
başlıklara göre değil de uzun dönem açısından bakan düşünceler olma amacını
taşımaktadır.)
Fernand
Braudel Center Homepage